Bir gecede mi? Yerden mantar gibi biten imam-hatipler, mezunlarına normal okullara giriş haklarının verilmesi, üniversitelerde başörtü serbestisi, bunun liselere de inebileceğinin sinyallerinin gelmesi, kanundaki değişiklikler, devletin her makamına kadar şiddetli dinci yapılanma, yargının ele geçirilmesi, askerlerin sesinin net bir şekilde kapatılması, – Arınç, televizyonda eski genelkurmay başkanı için “O bizim bir memurumuz, gel deriz gelir, git deriz gider” diye konuşabiliyor. Eskiden hayal bile edilemeyecek sözler- ve son olarak içkiye gelen ağır yasaklamalar. Çocukları koruyoruz kisvesi altında, içkiye tarihte yapılan en ağır kısıtlama ve darbe. Konu, çarşaf ve türban olunca özgürlük anlayışı sınır tanımayan başbakanın, konu içki olunca özgürlük anlayışının ne hale geldiği ortada. Ergenekon diye bir dava altında tüm Atatürkçü sesi çıkan insanlar hapse tıkılıyor - hem de sebeplerini kimse doğru dürüst bilmiyor senelerdir- Bu sırada, cinayet işlediği kesin hizbullahçılar, sessiz sedasız serbest bırakılıyor . Dün bir polisin itirafı ile; Kara Harp Okulu birincisi ama ergenekoncu diye içeride olan genç teğmenin, cep telefonunu polise teslim ettikten sonra içine polis tarafından hizbulbilmemne telefonlarının kaydedildiği ortaya çıktı. Hani bildiğimiz polis filmlerindeki kareler... İşin ekonomik yanında da yandaşların aldıkları ihaleler ve devleti söğüşlemeleri artık ayyukta. Başbakan rüşvete, kömürle, altınla, buzdolabı ve çamaşır makinası ile oy almaya o kadar alıştı ki Arena’nın açılışında verdiği sıkı rüşvete rağmen ıslıklanınca inanamadı, hazmedemedi ve stadı terketti. Ardından da tipik bunlar komplodur, bana sorarsanız organizedir gibi komik komik açıklamalar yaptı. Entrikanın, dalaverenin, sahtekarlığın bini bir para. Şaka maka, artık burası 70’lerin 80’lerin 90’ların Türkiyesi değil . Bunun yanında bizim gibi düşünenler; Atatürkçü, laik insanlar ise sadece izliyor üzülerek. Ama o kadar! sadece izliyor... Çok sevdiğim İran’lı bir aile -ki çocuğu babamın himayesinde uzun süre Türkiye’de yaşadı- ile yaptığımız sohbetlerde İran’ın eskiden rahat, eğlence dolu bir ülke iken nasıl dinci rejimin altına girdiğini hep “bir gecede oldu” sözü ile anlatırlardı. Bir türlü aklım ermezdi; bir gecede böyle birşey olur mu, koca bir rejim yıkılıp yerine din rejimi gelir mi? Biz de acaba öyle mi diyeceğiz ? “ Herşey bir gecede oldu”. Bir yazar, yazdığı ilk eserle, çok satanların başına oturunca gazeteciler hemen röportaja giderler. -Bu kitabı ne kadar sürede yazdınız? -1 Haftada. -Ooooo 1 haftada ünlü bir yazar oldunuz yani? Herşey bir gecede mi oluyor gerçekten ? O gecenin gelmesini üzülerek izlemeye devam mı edeceğiz? | Siz kimdiniz? Hafızam ile ilgili ciddi problemlerim var. Hem de genç yaşlarımdan beri. Tanıştığım insanların yüzlerini hafızamda tutsam da isimlerini ve onları nereden tanıdığımı unutuyorum bir süre sonra. Bu da sıkıntılar yaratıyor, o insanlarla yıllar sonra karşılaşınca. Nasıl mı? Bir gün bankada para yatırmak için bankonun önünde beklerken arka masaların birinde oturan bir çalışanın Volkaaannn diye seslendiğini duydum. Dönüp baktığımda hemen selamlaştık, tanıdığım biriydi ama nereden tanıdığımı hatırlamıyordum. Kalktı, masadan hızla olduğum yere doğru geldi. -Merhaba, naaber, nasılsın Volkan? -İyidir, teşekkürler, senden naaber? Burada mı çalışıyorsun? Soruyorum ama kim bu ya, kim bu? Adam, bankonun arkasından beni öpmek için hamle yaptı, öpüştük.Oralardan öpme hamlesi yaptığına göre baya bi tanışıyoruz diye içimden geçiriyorum ama kim bu hatırlamıyorum. Ardından vakit kazanmaca sorularını soruyorum; -Eeee naaber? Nasıl gidiyor? Keyifler nasıl? Ama ötesine geçemiyorum bir türlü. O sırada, aklımdan ben bu çocuğu nereden tanıyorum diye sorgulamam devam ediyor. Liseden miydi? Yoksa üniversiteden mi? Yok yok, ikisinden de değil. Hah, o aralar bir İngilizce kursuna gitmiştim, Amerikan Kültür’de, kesin oradandı bu çocuk . Öyle olmalıydı en azından. Artık saçma sorularımın yerine ciddi, tanıdığımı bildiğimi gösterir bir soru sorabilecektim. -Nasıl gidiyor bakalım İngilizce? Döndü yüzüme anlamsız baktı. -Benim İngilizcem yok ki Abi? Baltayı taşa vurmuştum. Hafızamın beni içine soktuğu bu boktan durumdan nasıl kurtulurum diye düşünürken, “ Bir dil bir insan iki dil iki insan, muhakkak öğrenmek lazım, çok önemli abi yabancı dil bu hayatta” gibi şeyler saçmalıyordum. Muhakkak görüşelim diyerek ayrıldım. *** Sokakta yürürken karşılaştığım, eskiden tanıdığım bir kızla, göz göze gelir gelmez merhabalaştık , sarılıp öpüştük. Demek ki baya bi tanışıyoruz. Bende yine aynı saçma sorular; - Nasıl gidiyor? - Keyifler iyi mi? Kim bu ya kim? Yine hafıza bölümünde geziniyorum hızla, çarçabuk. Hah, tamam buldum! bizim üst sokağımızda oturan, annemin dairesinden çok yakın bir arkadaşı vardı. Babaları yoktu, anne- kız otururlardı. O kızdı bu işte. Hemen yine aptal sorularımın yerine sağlam bir soru koyma vakti gelmişti. -Eeeee annen nasıl, iyi mi , neler yapıyor? Kız, anlamsız anlamsız suratıma baktı. -Annem iyi, babam da! dedi. Yine balta aynı taştaydı. Bu kızın ne annesini ne babasını tanıyordum ama yıllar sonra karşılaştığımızda “annen nasıl?” diye sormuştum. Kız açısından bakıldığında, eminim, içinden manyak mı bu “annen nasıl?” nasıl bir soru diye düşündürecek bir soruydu. Çok kısa birkaç saçmalama kelimesinden sonra rezil oldum hissi ile hemen uzaklaştım. *** Kalamışta bir Kafede maç seyrediyordum geçenlerde yanımda bir arkadaşımla. Benden genç biri yanaştı masaya ; -Merhaba Volkan Abi nasılsın? Aynı senaryo ile yine karşı karşıyayım ve yine aynı aptal sorularımı sıralıyorum. Yine hafıza bölümünde koşar adım geziyorum kim bu kim diye? Ancak sıfır bilgi bu sefer.Hafıza birimi bana çıkarıp diğer olaylarda ki gibi şu olabilir bile diyemiyor. Çocuk konuştukça konuşuyor, sordukça soruyor. Evim aynı mıymış? Çocuklarım iyi miymiş? Fesupanallah, adam donumuza kadar biliyor, bende tık yok. Bu sefer üstelik o saçma sorularımın arkasına ekleyecek ciddi sorum bile yok. -Muhakkak görüşelim, arayı açmayalım diyerek ve maçı bahane ederek sohbeti bitirdim. *** Yıllar sonra sokakta karşılaşırsak, söze kısa künye ile girelim önerim budur. Hatta, kısa yetmez, uzun künye ile girelim. Ey hatırlayamadıklarım gerçekten arayı açmayalım ha? |
28 Ocak 2011 Cuma
Günümüz ve Anılar
21 Ocak 2011 Cuma
Aşk...
İlk yazıma gelen önemli bir eleştiri şuydu ki “kardeşim beyzik düşünce diye başlamışsın güzel türkçemiz ile bağlamışsın, sen ne ayaksın?”
Şimdi buna açıklama getirmek istiyorum. Beni çevremde arkadaşlarımdan ayıran önemli özelliklerimden biri her olaya fazla yüzeysel bakıp anında sonuca gitmemdir. “Abi bu şöyle demiş, demek ki seni seviyor”, “bu böyle demiş, demek ki yalancı” ya da “bu şunu demiş, demek ki ibne” gibi bir kelime veya cümle ile sonuca giderim. Öyle olayların üzerine fazla mantolama yapmam. Mümkün olduğunca sade görürüm. Bunun için bu “beyzik” lafı çıktı ortaya. Ben de yavaş yavaş bunu dile dökeyim dedim, başladım bir şeyler karalamaya ama güzel türkçemize bağlandı olay. Aslında yazı kendi kendine geldi oraya ben birşey yapmadım... Hani derler ya yazılar aslında yaşıyor, içindeki karakterler canlı falan diye, harbiden de öyleymiş.Yoksa o laf oralara nereden gelsin değil mi? Baksanıza ben sığ sularda yüzmeyi, sade düşünmeyi anlatmaya çalışacağım yazımda Hakkı Devrim’e bağladım birden. Öyleyse yazar ne yapar diye de soruyor insan kendine, madem bu karakterler canlanıp kendi yaşıyorsa? Bak yine müdahele etmezsem yazı alıp gidecek bir yerlere. Yazı yazmak rodeo gibi birşey galiba yazı altınızdan kayıp gitmeye çalışıyor, içinden canlanan karakterler seni üzerinden atıp kendi başına hür koşmaya çalışıyor ama sen sürekli olayı zapturapt altına alma çabasındasın. Ama anladım ki iyi yazarlar onu uysallaştırıp istediği yere götürebilenler. Onun için yazım gemi azıya almadan ben başlayayım Beyzik’e ufaktan.
Beyzik düşünce aslında öyle bölüm bölüm anlatılabilecek ya da “yazın bakalım, ders biiiir…” diye dikte ettirilebilecek birşey değil. Temelinde şu yatıyor; hayatta aslında herşey içgüdüsel hareketlere dayanır ve insanlar bunun üzerlerine istedikleri kadar bişiyler koymaya çalışsınlar - koyarlar ama-aslında o içgüdüsel durumdan hiç kurtulamazlar. Bizler kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmış çıplak haldeyiz aslında. Yani doğadaki hayvanlar gibi düşünün. Hepsinin dünyaya geliş ve yaşayış şekli var değil mi? Hani belgesellerdeki erkek aslan şunu yapar, dişi kaplumabağa bunu yapar, erkek fok böyle davranır, dişi kuş şöyle davranır gibi. Aslında insanlar da bu kadar çıplak ve fonksiyonları belli olarak dünyaya geliyor. Sonra insan olmanın ayrıcalığı ile bu çıplak hallerinin üzerine her aşamada bişeyler giymeye başlarlar. Konuşma en belirleyicisidir bu giyinmenin, bizi diğerlerinden ayıran. Yani ne bileyim iç çamaşırlarını giymiş olur insan konuşmaya başlayınca. Ondan sonra kazandığı her nitelik onu biraz daha giyindirir. En önemli nitelik düşünme ve bunun ilerlemesi ise eğitim ile kazanılacaktır. Onun için mesela liseyi bitirdiğinde üzerine artık bir de pantalon gömlek giymiş olur insan. Yok daha ileri gitti üniversiteyi de bitirip kendi üzerine bişiyler daha mı koydu o zaman bir de ceket almış olur üzerine. Yok mastır mı yaptı artık şık bir atkısı da vardır. Bunu uzatmak mümkün ama benim beyzik düşünceme göre insan istediği kadar üzerine bişiyler giysin aslında davranışlarında çıplaktır. Çünkü o da doğadaki diğer tüm canlılar gibi kendine verilen rolü oynamaya gelmiştir. Beslenecek, büyüyecek, üreyecek, ailesini ve sürüsünü koruyacak, dişileri kur yapacak, erkekleri dişisi için diğerleri ile kavga edecek vs vs . Onun için istediği kadar entel dantel takılmaya çalışsın, süslü cümlelerle konuşsun herkesin bu içgüdülerle hareket ettiğini ve aslında herşeyin bu kadar basit olduğunu düşünürüm.
Bir örnek vermek gerekirse insanoğlunun soyunu devam ettirmesi; aşık olması bunun neticesinde çiftleşip yavrulamasına bağlıdır. Evlilik de hem bu cinsel birlikteliği hem de doğacak çocukları yasallaştıran müessesedir. Eee şimdi gelelim benim beyzik bakışa. Evlilik akıllı insan işi midir allasen? İnsanın yapısına uygun bir hareket değildir aslında ama nasıl bazı çiçekler birbirlerine döllerini arıların ayağında yolluyorlarsa insanların da düzenli üremesi için gözlerinin hiç bir şeyi görmemesi, bir eş ile çok mutlu olacağı düşünü görmesi yani aşık olması gerekmektedir. Ancak böyle bir ruh hali ile evlenilip çoluk çocuğa karışılınabilinir ve bu çark dönebilir, yoksa evlilik akıllı, aşık olmamış bir insanın zorlanabileceği bir müessese değilmidir? Şimdi aşk meşk üzerine onca kitaplar yazılıyor, onca araştırmalar yapılıyor, bilimsel bir sürü çalışmalar yada süslü püslü psikolojik bir çok kitaplar ile açıklamaya çalışmalar var. Diyorum ki, bu kadar derinlemesine düşünmek insanı yoruyor; bence temele bakmak yeterli. Ha arı almış bir çiçeğin polenlerini diğerine taşımış ha erkek su aygırı kur yapıp sürüdeki diğer erkekleri dövüp dişi ile eşleşmiş ha insan aşık olup evlenme teklifi edip nikah memuru gözetiminde imzalar atıp, çiftleşmiş. Hepsi, beyzik bakıldığında çarkın dönmesi için bir gereklilik o kadar. Bu kadar basit! Onca kitaplara, incelemelere, itişmelere, kakışmalara ne gerek var? Hele öyle süslü püslü, alımlı çalımlı laflara iyice uyuz oluyorum.
Kızlar beyaz atlı prensi beklemeyin, yalnızlar ruh ikizinizi falan aramayın, aşkın ömrü 3 yıl mı 5 yıl mı boş yere tartışmayın.
Aşk arının ayağında diğer çiçeğe doğru uçan polendir aslında.
Gerisi hikaye.
14 Ocak 2011 Cuma
Beyzik Düşünce
Bu başlığı ilk okuduğunuzda ne ola ki bu beyzik dediğinizi duyar gibi oluyorum. Adam bezik mi demek istemiş yoksa basic mi? Ulan ne demek istemiş de diyememiş hıyar diye mi düşünüyorsunuz yoksa? Aslında ne düşündüğünüz çok da umrumda değil bu benim kendi kendime geliştirdiğim bir “hayatı algılama ve yaşama tarzı”. Haaa böyle pohpohlu lafların ardında sanmayın ki öyle bilimsel, deneysel şeyler var. Bunun arkasında sadece yaşanmışlıklar var. Aslında ingilizce kelimeler kullanmaya çok karşıyım ve elimden geldiğince kullanmamaya çalışıyorum ama bazen yanlışlıkla ağzımdan kaçtığında da utanıyor ve bir suç işlemiş hissine kapılıyorum. Onun için elim dilim basic yazmaya varmadığından beyzik yazarak yeni bir kelime üretmiş bulunuyorum işin aslı. Neticede yabancı kelime kullanımını bir istila olarak görüyorum çünkü... Dilimizin ve kültürümüzün istilası. Önemsenmeyecek ya da adam sen de ne olacak iki kelimeden denip küçümsenecek bir problem değil bu aslında. Canımı sıkan bir iki örnek vereyim ; Türkiye’de en yaygın ve meşhur et yemeği nedir sizce? Bence köfte. Neden çok emin değilim ama bana en ucuz et olduğu için, fakirlikten diye gelir hep. Ne bileyim bizde bu kadar meşhur olan köfte Avrupa’da olmadığı için onlara et topu falan diye çevirmeye çalışıyoruz. Hiç düşünmeden aklıma aynı saniyede gelenler İnegöl köfte, Adapazarı ıslama köfte, İzmir köfte, Akçabat köfte, kuru köfte, sulu köfte, kaşarlı köfte, vs ...Ama ülkede en yaygın olan zincirler ise Mc Donald’s ve Burger King. Amerikalı bize köfte satıyor. Hergün dolup taşarak hem de. İşte bahsettiğim istila böyle bir şey. Yahu biz köfteye mi açtık ki açıldıkları günden beri dolup dolup boşalıyor buralar? Sadece köftemiz ve paramız mı gidiyor bu zincirlere? Hayır o menüler dile giriyor. Etrafta vuupır, anyın rings, steyk burger, çiizburger ve bir sürüsünün adını söyleyemeyip sipariş etmeye çalışan insanlar kaynıyor. Ne oldu bizim köftelere ve köftecilere de niye bu zincirlerin paramızı ve dilimizi emmesine izin veriyoruz? Ben köfte yiyeceksem inegöl köfte yiyorum nefissss, yanında acılı sos ile. Yada Sultanahmet köftesi...Bir diğer canımı sıkan örnek ise dükkan isimleri . Örnekler vermekle bitmez ama mahallade açılan bir dükkan var ki sonuncusu olması iitbarı ile onu vereyim. Adam bildiğin manavı açtı köşeye ve şöyle yazdı kocaman tabelasına : Meyve ve Sebze Shopping Center. Neresi ile dalga geçeyim bunun? Neresi doğru ki? İşte beyzik düşünce diye yazıya başladık nedir bu beyziklik diye yavaş yavaş anlatacağım bir çok yönü var ama bugün başladığımız konu dil oldu. Beyzik düşünen sade Türkçe konuşmalı, düsturu bu olmalı. Türkçe bazı kelimelere bayılıyorum. Düşünülüp yaratılmış ve cuk oturmuş kelimeler. Çekmece bunlardan biri. Ne kadar güzel bir kelime. Bu kadar güzel mi oturur anlamına? Yada buzdolabı ? Yada bilgisayar... Benim düşüncem yabancı dillerden alınan kelimelerin böyle güzel yerine oturan türkçe kelimeler ile değiştirilmesidir. Böylece hergün yabancı dil istilasından eridikçe eriyen Türkçemiz güçlenecek ve boyunduruk altından çıkacaktır. Hepimizin ilk hedefi bu olmalı. Yaylı götürgeç, vıttırılı ötürgeç gibi saçma olmayan, halkın da sevip kucaklayacağı kelilmeler bulunup önerilmeli ve kullanılmalıdır. Bu çok acil ve önemli bir ihtiyaçtır bence. Öyle kelimeler var ki Türkçe karşılığı yok ama hayatımızın göbeğine de oturmuş kelimeler. Bunların hemen Türkçeleştirilmesi gerekmektedir. Örneğin Brunch ...Artık hayatımıza girdi bu kahvaltıdan geç öğle yemeğinden evvel bir zamanda olan öğün ama nerede Türkçesi? Amerikalı basit bir mantık gütmüş; kahvaltı (breakfast) ve öğle yemeğini ( lunch) birleştirmiş “brunch” demiş. Ben bizim durumumuzu gerçekten anlayamıyor ve inanamıyorum. Geç kalkıldığında ne kahvaltı ne öğle yemeği olan bir yemeği hepimiz yiyorsak bunun bir adı olmamalı mı? Adam bir mantık kurup brunch demiş, biz nasıl bunun yerine bir kelime üretmiyoruz da herkes brunchı türkçe gibi kullanıyor ? Bütün cafeler Pazar Brunch diye her yerlere asıyor? Kahvaltı-Öğle...acaba bizde “Kahle” mi desek? Eğer o kelime oraya konmazsa dil hayatın gerçeğini o andan itibaren karşılayamıyor ve yerine hemen yabancı bir kelime gelip oturuyor. Veee Türkçe, açılan bu yaradan ufak ufak kan kaybediyor. Binlerce yaradan sızan kan sonunda yok edecektir dilimizi. Onun için biran önce bu yaraların tek tek üzerini sarıp güçlendirmeliyiz dilimizi. Herkes Türkçe konuşmalı ve hergün yeni kelimeler eklenmeli Türkçemize. Var mı Pazar günü KAHLE arkadaşlar?
Merhaba
Bugün yayın hayatı ve insalık tarihi, felsefe tarihi için önemli bir gün.
Bugün 14 Ocak, 2011
Volkan Kuran artık haftalık yazılarıyla, biz yolunu kaybetmişlere ışık olmaya başlıyor.
Bugüne kadar kısıtlı çevre içinde paylaştığı düşüncelerini, geniş bir kitleye yayınlamaya başlıyor.
Bir nevi 2012 dönümünü yaşıyoruz!
Maya öngörüsü, erken hayata geçiyor.
Hoşgeldin Bilge Volkan...
Bilen
Bugün 14 Ocak, 2011
Volkan Kuran artık haftalık yazılarıyla, biz yolunu kaybetmişlere ışık olmaya başlıyor.
Bugüne kadar kısıtlı çevre içinde paylaştığı düşüncelerini, geniş bir kitleye yayınlamaya başlıyor.
Bir nevi 2012 dönümünü yaşıyoruz!
Maya öngörüsü, erken hayata geçiyor.
Hoşgeldin Bilge Volkan...
Bilen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)